Cem Nalbant http://www.cemnalbant.com nitimur in vetitum. Mon, 07 Sep 2009 13:15:17 +0000 http://wordpress.org/?v=2.8.4 en hourly 1 önce benim hikayem http://www.cemnalbant.com/?p=30 http://www.cemnalbant.com/?p=30#comments Mon, 07 Sep 2009 13:02:16 +0000 Cem Nalbant http://www.cemnalbant.com/?p=30 2Önce benim hikayem 

 

Kimsenin duyamayacağı bir şekilde anlatabilirdim,

Çünkü siz,       duyuyorsunuz,

                        Görüyorsunuz,

                        Dokunuyorsunuz,

                        Tadıyorsunuz,

                                   Çoğu zaman aslında sadece sanıyorsunuz,

                                   Sebepsiz yere bir şey yapmayı saçma buluyor,

 

                        Nedensiz bir şeyin olabileceğine inanmıyorsunuz.

                                                                       (işte sırf bu yüzden Modigliani’den ve onun

                                                                         gözsüz insanlarından bahsetmeyeceğim size)

 

bu perdeyi aldığım günün rengini,

o günü ve ne kadarını yaşadığımı gerçekliğinizin,

bunlardan bahsetsem, eminim saçma gelecektir size.

(Dürer’in, bir insanın

neden sadece ellerine aşık olduğumu

anlatmayacak olmamı anlayabilirsiniz umarım.)

 

Sır olmaması gereken hikayelerimden, kalabalıklara eksilen yalnızlığım,

sizin bir adınız var! İhanete uğramaya bu yüzden açıksınız birazda,

bir pencerenin önünde bu yüzden perde çekilmeden çıkmışsınızdır sahneye,

kim bilir, kaç pencere önünde kaç farklı hikayenin görüntüsü birikmiştir,

ben birinden bakıyorum, siz bir çoğunu göremeyecek kadar kalabalıksınız.

 

Ses biraz azalsa, görüntü biraz kararsa, belki duymanız için

Bir sebep çoğalabilirim, oysa

Sizin asla duyamayacak olduğunuz bu müzik,

Yaydan ve telden, sesten ve doyumdan birikerek kulaklarımı mahkum eden bu müzik,

O kadar güzel ki!

Şu andan itibaren,

Kulaklarımda susan sesleriniz,

gözlerimde görmediğim düşleriniz,

ellerimde dokunamadığım varlığınız,

perdeymiş, binaymış, fotoğraftaki lekelermiş, ellerimmiş, gözlerimmiş, hikayemmiş,

her şey,

ama her şey,

aslında sadece                        bu ezgi,                       aaah bu ezgi,  

bu melodi,                  kulaklarım,

ellerim,

gözlerim,

ellerimle duyamam                                                                                       değil mi?

Gözlerimle de!

Size bir hikayeden bahsedecektim aslında,

suyun üzerinde öğrendiğim bir hikayeden                                                                           ama

Size; inanmanın ne olduğunu anlatamayacak kadar

 

yalnızım,

( bu

            ses,

  bu

                        su,

bu pencerenin önünde yaşadığım saf gerçeklik,

nedensiz,

                sebepsiz,

                               sonuçsuz,

                                              öylesine…)

 

bazan sadece anlatmak istersiniz, ve bazan anlatmaktan sebepsiz yere vazgeçersiniz,

bazan

                        sadece

                                                           gidersiniz,

                                                                                  durduğunuz yerde…

]]>
http://www.cemnalbant.com/?feed=rss2&p=30 0
cross http://www.cemnalbant.com/?p=26 http://www.cemnalbant.com/?p=26#comments Mon, 07 Sep 2009 12:59:13 +0000 Cem Nalbant http://www.cemnalbant.com/?p=26 cross_by_greyblueZamanın duramayacağına inananlardan gizlenmiştir

Bu fotoğrafın kilidini açacak anahtar.

 

Kelimeler birikir durmadan kulaklarınızda,

Belki de bu yüzden sağır olmak gerekir bazen,

Belki bu sebeptendir ellerimin kirine biriken suskunluklar,

Parmaklarım sevgili bayan, sırrınızdan bir yudum tadabilseydi

Ama kör bir kapıdan geçilip sığınağınıza girilmesi imkanını kaldırmışsınız çoktan.

 

Gözlerinizden okumasaydım keşke, Eski Yunan’dan artan trajedinin kaynağını,

Siz de mi gidişinize bir duruş gizlediniz, gölgede kalacaklar için?

 

Dipsiz bir kuyudan çıkarttım bu alacalı çağı,

Kimine göre iki kişilik susuyorsunuz,

Kimi sadece “düşünce” diyor; yıkımın izinde kaybolurken sesiniz,

Ben bakıyorum, kızgın ve tedirgin bir bekleyiş var sanki duruşunuzda, oysa

kokunuzdan okunamayacak kadar esrarlı falınız,

iki gözünüz arasında sırlarla, seraplarla dolu upuzun bir yol görüyorum,

bu yolculuk mu taşıyor size beklediğiniz masalı? bilmiyorum

Karanlıkları görüyorum, tanrılar tapınak sayıyor karanlığı kendilerine,

Geceleri, bulunduğunuz rüyada, ışıkları açık bırakmanızı söyleyebilirim buradan,

Kendi oyununuzda sizi ebe yapmaya çalışacaklar belli ki,

Oyununuza ve susuşunuza tanrıları ortak etmemeniz, beklediğiniz masal için hayırlı olacaktır.

Bir yol var önünüzde sevgili bayan,

O yolda ışıkları yanan bir ev göreceksiniz, sadece bir ev, orada sakın durmayın;

Sebebini anlayamıyorum buradan, ama içimde, derinlerde bir his,

Ama gene de siz bilirsiniz, çünkü bir de diğer tarafında falınızın, bugüne kadar

eksik bıraktığınız adresler yüzünden gecikmişsiniz asıl gitmeniz gereken yere,

dursaydınız eğer zamanında

belki de bu fal hiç açılmamış olacaktı.

 

Haklısınız,

ne bir kahve önümde duran,

ne bir deste tarot ya da iskambil kağıdı,

ne eliniz elimde bir fala uygun,

ne de bir çingene kadar hikayelerle dolu fasulyelerim,

ama biliyorsunuz,

suretinizden yansıyan işaretler de en az diğerleri kadar değerlidir

okunmak için.

]]>
http://www.cemnalbant.com/?feed=rss2&p=26 3
mürekkepten lekeler http://www.cemnalbant.com/?p=24 http://www.cemnalbant.com/?p=24#comments Mon, 07 Sep 2009 12:54:57 +0000 Cem Nalbant http://www.cemnalbant.com/?p=24  

Aynanın karşısındasınız,

Bakıyorsunuz birikenlerinize

ve eksilenlerinize

ne yaşlı denilebilir, deniyor suretinize

ne genç,

ne çocuk,

öyle bir yerde duruyorsunuz ki, kimse zamanınıza erişemiyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kapının eşiğindesiniz

Çıktınız, çıkacaksınız neredeyse,

Denize doğru yümeyi dilediniz her zaman

Hep iki kişilik yürümek istediniz,

Kar yağdı, yağmur yağdı,

Güneş açtı ve gölgede kaldınız kimi sabahlar

Ve ayaklarınız hep tek kişinin izini bırakarak

Gitti ve döndü,

Ve yalnız soyundu bedeniniz yatağınıza,

Bir düş görmek isterdiniz,

Bitmesin diye bir düş dilerdiniz,

‘ile’ dilerdiniz düşünüzü,

ve ilesiz uyurdunuz,

yatağınız kör, uykunuz lekeli,

gözlerinizde kimsenin göremeyeceği lekeler birikmiş,

bütünü göremiyorsunuz,

bütünü kavrayamıyorsunuz,

bütüne eksilemiyorsunuz,

yalnızken olmuyor,

herkes nereye gitmiş olabilir? 

Bir bardak bu sefer elinizde,

Sudan başka tada alışmadı diliniz, ne güzel!

Kapkara gecede bembeyaz sis birikti ardınızda,

Yanınızda birisi, eli olsa tutulmayacak,

Gözü olsa bakılmayacak,

Dili olsa çoktan kendine susmuş,

Sadece adımlarda birikmiş bir yalnızlık,

Özlediniz, özlüyorsunuz,

Hayal; çok ta fazla uzak değil aslında gelecek zamana…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir kapının eşiğinde:

 

Çıktınız, yaşınız kelimede ifade bulabilseydi keşke,

Oysa bile…

-ki değil…

düşleriniz kanamaya başladı,

ayakta uykunuz ve düşünüz kanla örülü

oysa bile…

-ki değil…

kan bozar düşü… değil mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yanılmayın, yanılmamalısınız,

Her yanılgıdan çıkacak doğrulara yetişemeyeceksiniz artık

Yanıldıysanız, yakmalısınız yazdığınız bütün sayfaları…

Doğrusunun bulunmayacağını bildiğiniz bir yanlışın

Peşinde eskitmeyin geceyi,

Kar yağıyorsa dışarıda,

-ki yağacaktır… mutlak…

adımlarınızı dönüşte bulamayacak kadar uzak yürüyün,

karda iziniz kalacaktır ve kar silecektir izinizi,

sadece yürüyün,

kimse inanmayacaksa,

-ki inanmayacaktır… biliniz…

gölgeniz şahittir, o bilecektir, hem de

kimseyi inandırmak istemeyecek kadar.

Öyleyse gelin çıkalım, gece gece sokağa

Ve atın ilk adımınızı,

gölgeniz iz bırakmaz, merak etmeyin…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Siyah maviye dönerken;

 

Ilk adımınızdı, hayalle birikmiş, kan bulaşmamış bir rüyadan artmış,

kapkara duvar, kapkara zemin, kapkaraydı pencereler bile,

ne attığınız adımı görebiliyor, ne dışarıya taşabiliyordunuz,

yanınızda insanlarla biriktiğiniz, tanrı katından kovulduğunuz sınırdı,

hiç görmediniz kapkaralığı, kar gibi değildi gerçekte,

ama zaten mevsimlere taşmaya değil, güne birikmeye gelmiştiniz

ve renginizin berraklığına taşımış ve taşınmıştınız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bitti yolculuğunuz ve uyandınız sabahın maviliğine,

baharda yaza taşınmış bir mavilikle karşılaştınız,

yalnız olduğunuzu anladığınızda ilk defa demli içtiniz çayı

ve şekersiz,

korktunuz bu durumdan,

herkes kadar sert değildiniz,

ne de kar kadar yumuşak,

suya benzediğinizi, adımınızı suyun üzerinde taşımayı

öğrenmeniz gerektiğini anladınız ve bir daha asla demli ve şekersiz

içmediniz çayınızı, sizin tadınız başka bir dudakta birikerek

dokunmuştu teninize ve ne çelikten ne kardan insandınız artık,

sudan insan olmuştunuz ve taşacağınız kabı inşaa etmeyi karar vermiştiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önce öğrenmeliydiniz insanlara inanmayı

Ve öğrenmeliydiniz insanların size nasıl inanacağını

Hayalden çorbanın sadece tuzunu taşımalıydınız cebinizde

-ki çorba topraktan ve insandan pişebilsindi.

Tuzunuz cebinizde, evinizin yolunu tutmuştunuz,

suya ihanet etmeden, dudaklarınızın ıslaklığından akan

kelimelerle.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Giderken bıraktığınız izi silecek o kadar kar yağmıştı siz yokken

Iz bırakıp bırakmadığınızdan emin olamadınız bile,

önünüze ve arkanıza baktınız,

sağınıza ve solunuza,

durdunuz, ve yönünüzü suyun aktığı istikamete çevirdiniz

çünkü biliyordunuz;

su da iz tutmazdı…  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Iki kapı arasında;

 

Ellerinizin rengi, gözlerinizin rengi,

kapıdan arttı ve iki kişilik çoğaldı duvarlarda, yerde

iki kişilik adımlar söz aldı,

söz aldı ve durup dururken nefes verdi,

bir kapı kapandı, en yakın hanenizdi düşe,

bir kapı açıldı, düş olsun artık diye,

gözlerinizde ki hayal perdesi açıldı,

ilk defa dünyayı olduğundan farklı hayal ettiniz

ve hayal ettiğinize adım attınız,

yanınızda, yakınınızda inandığınız, inanan insanlar

ve sağınızda

ve solunuzda gözlerinin perdesi kalkmamış insanlar

korktunuz, acaba gerçekten sadece hayal ettiğinizle mi yaşamalıydınız

que sera sera

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

tanrıya inansaydınız, tanrı katından sanardınız,

tanrı katından kovulmuş yalnızlardınız,

iki (kaç) kişiydiniz, ne çok düşe birikmiş

ne de çok düş biriktirmiştiniz,

kırıntılarla yaşamayıda bilirdiniz,

bütün bütüne kalabalık bir masadan kalkmayı da,

-zamanı geldiğinde…

sihirli ellerdi, tutmak istediniz,

sihir gibiydi eller, tutamadınız,

düşe yattınız, kabusa uyandınız,

düşten kabusa taştınız, şaşırmadınız…

-ne komik, dediniz

duymadılar, duysunlar istediniz,

duyuramadınız, iki sesten biri hep size emanet edildi,

taşımayı öğrenmeliydiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kilitten çıkan sır,

geceleri, hayyam, tanpınar ve hidayet,

gündüzleri, batur batur batur’dunuz,

ne çok pınardan bir pınar…

ne çok duygudan bir duygu…

gibi sananlara inat gördünüz kabusu ve düşü,

kapınıza dayanan, kapınızı çalan ve kapınızdan kaçanlar arasında-

n kaçtınız, bir küçücük kıpkırmızı odanın hayalinde kapkara uyuyup

apaydınlık uyandınız,

çok sürmeyeceğini bile bile, her gün kapı, bir gün kilit,

kilitten çıktı sır, kapıda hep iki kişi…

kaçak elektirik, taşıma su,

taşımasuyladeğirmendöndürdünüz… değirmen öğürmedi,

ne kayıp…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

sil baştan defterler açtınız…

kitaplara dadandınız, gece gece pencere kırıklarından üşüyüp,

güne korkuyla başladınız, akıyordu sıcak,

akıyordu buz gibi soğuk, teniniz, eliniz, üşüyordu,

hep başka yerleriniz terliyordu,

terden uyanıp, soğuktan boğuluyordunuz,

kapkara gündüzlere yalnız uyanıp,

bembeyaz gecelerde alçıdan el biriktiriyordunuz, duvarlar

-ın gebeliği ellerinize doğuruyor, adımlarınızda

kahve telvesi ve köpük köpük umut, korku ve aşk taşırıyordunuz,

hiç uyuyamadan hep uyanıyordunuz, uyuyor sanılıyordunuz…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Opera çığlıkları, sessizlikleri, korkuları, hırsızlıkları

abdullah efendinin rüyaları,

tahsin özgür’ün ölümü ve oksijen uykusundan uyanan adam,

tek parça aklınızda, elinizde ve sesinizde, kadehinize dolan şarapta

ve akıttığınız kanda, kapkaralığını renkle ördüğünüz o duvarlarda,

hep biriktiniz, iki (kaç) kişi taştınız, erken taşanlar oldu yanınızdan,

günün doğacağını bilmeden, bilemeden, uykudan uyananlar,

düşe inanmayanlar, inanamayanlar,

inanamamalarının sebebini siz bilenler, ik(z)inizi biriniz, birinizi

ve sessizliğinizi ve maalesef seslerinizi, siz bilip gidenler…

terkedilen gecenin sahipsiz bir güne uyanmasının ne kadar zor olduğunu

bildiniz, söylediniz, çok sonra söylediniz, çok sonraki zamana kadar

kendi kelimelerinize biriktiniz, okunmadınız,

okunursam bir gün, belki dediniz, dediklerinizin izinde

kayboluşu yaşadınız…kaybolamadan, hep bulunarak

kaybolabilmeye inandınız…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Siyah kere siyah,

Mavi kere mavi

Kırmızı kere kırmızı,

yol kere yoldunuz

devlet kere devlet…

ayrı ayrı rüyalar, ayrı ayrı gecelerle tanışmaya başladınız,

ülkelerden ve şehirlerden haberlere kulak kabarttınız,

mektuplara, seslere inandınız,

suretine yabancılaştınız umudun…

zaman hep geçiyordu, bunu herkes biliyordu

siz anlayamıyordunuz…

ve anladığınızı sandığınız gece…

bir yıldan diğerine taşarken zaman

sizde taşıyordunuz, tek kişilik kalabalıklığa…

artık hep yalnızdınız…

önce anlayamadınız, sonra kızdınız,

içkilerden ve sigaralardan

yanı dumanlardan dumanlardan dumanlardan arttınız

ve yalnızlığa inandınız…

umut yoktu artık, her şey değişebilirdi ve herkes gidebilirdi,

siz kalmak zorundaydınız,

kalakaldınız…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

kararsız bir melodinin peşinde

sonrasında ne olacağını bilmeden,

diri diri yanan bir ses kulağınızda biriken,

adımlarınızı saymamaya, yediklerinizle doymamaya başladınız,

beklediniz, gidemeyeceğinizi biliyordunuz,

kırılmıştı en hassas yerinden cesaretiniz,

kırılmıştı en kalın yerinden umudunuz,

ses durmadan durmadan durmadan

ses…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

elinizde mürekkep lekeleri, sayfalarınız bomboş,

elleriniz ne kadar kirlensede, yoktu ortada kirden artan bir şey,

sırılsıklamdı yağmur, siz kupkuru, yalandan yaşlar taşıyordunuz

yalandan taşlar bir de, cebinizde,

oysa ne yaş ne de taş vardı elinizde,

sadece mürekkepten lekeler ellerinizde,

sızdırıyordu kaleminiz en koyu mürekkebini

geleceğinize…

]]>
http://www.cemnalbant.com/?feed=rss2&p=24 3
8mm http://www.cemnalbant.com/?p=19 http://www.cemnalbant.com/?p=19#comments Thu, 03 Sep 2009 12:13:23 +0000 Cem Nalbant http://www.cemnalbant.com/?p=19 8_mm_by_greyblueBWV 1014, 1 Adagio (Glenn Gould),

 

Br sınır mı durduğum üzerinde,

Bir çizginin ortasındayken, başı ve sonu ne kadar önemlidir,

Taraflardan birini seçeceksen eğer, kör olmak en iyisi midir?

Bilinmeyen cevaplar, sorulmaması gereken sorular,

Birikirken hanemde uzun sayılabilecek kısacık bir zamanın kiri,

Kaç gece daha uykusuz kalabilirim,

Bileklerimin narin duruşunun altında çoğalan inatçı kan akımı,

Beynimde bir yerlerde, kesirli bir soru,

Göz kapaklarımın ıssızlığına inat belki yağmur yağıyordur dışarıda,

Bir ses! Duysaydım eğer, ellerimin duruşu değişir miydi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

in your own sweet way (Miles Davis),

 

kimi sabahlar güneş doğmadan doğar gün,

öyle günlerde sığınırım bir fincan kahvenin sırrına,

sigaramın sisi korur hem onun sırrını hem benim varlığımı,

geceden artmamışımdır sabaha, gece birikmişimdir

taşmak için sabaha.

dururum masada,

fincanımın içinde sırlarıyla biriken anlamsızlıklarım,

değeri bilinmemiş görüntülere gizlenirim,

yalnızlığın varoluşa en yakın durduğu andır o,

birikmiş, taşmaya hazır, ama sırlarla ve sisle

örtülüdür hikayem,

duymak isteyene ses olamazsınız bazan.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

When did you leave heaven (Lisa Ekhdal)

 

-Kapınız çalıyor, duymuyor musunuz?-

kulaklarımda sınırsız bir çığlık, kopup geliyor derin geceden,

duymuyorum,

ellerimde ellerim, gözlerim süt beyazlığında bir yaz aydınlığı,

görmüyorum,

tek kapılı bir evin girişinde ve çıkışında

ters yönde olmanın ne demek olduğunun öğrenildiği bir çağda

yaşıyorum ben,

fazlasını taşıyamamanın, fazlalıklardan kurtulmanın,

farklılıkların anıt özelliğini bileklerimde taşıyarak öğrendim ben,

ve unuttunuz beni kıyısında denizin,

gözlerimde biriktirmişti tanrı ilk damlayı,

varoluşun kaynağından geldim, unutmadım,

yokoluşu tanıdım, unutmadım,

varlık ve yokluk arasında bir tek şeye inandım,

-kapınız çalıyor duymuyor musunuz?-

duymamam gerekiyor, bunu sizde biliyorsunuz.

]]>
http://www.cemnalbant.com/?feed=rss2&p=19 3
yalnızlığın edepsiz tanrıları… http://www.cemnalbant.com/?p=3 http://www.cemnalbant.com/?p=3#comments Sat, 22 Aug 2009 12:34:45 +0000 Cem Nalbant http://www.cemnalbant.com/?p=3                

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 Yalnızlığın edepsiz tanrıları

 

 

 

 

 

                                                      Cem Nalbant

 

               

 

 

 

 

 

 

 

 

Koltukta,

 

Sanıyorsunuz,

kahveniz sıcacık fincanınızda,

koltuğunuz; dilediğiniz, arzu ettiğiniz bütün konforu size sunuyor,

elinizde kitabınız, Soren Kierkegard,

sayfalarda biriken düşüncelerin, sizi hayatın ne tarafına demirlediğini düşünüyorsunuz,

kelimeler, başlıklardan aradığınız anlamlar,

kalanını okumasanız ne kaybedersiniz,

kayıp,

sokaklarda mı birikmeye başlamıştı ilk,

evinizin sokağı, sokağınızdaki eviniz,

aile; kimden oldunuz? Kimden doğdunuz?

Kaç kişi başladınız kendi hayatınıza?

Kaç kişi kaldınız bu yaşınızda, oysa kalabalıktı haneniz,

suskunluklarınızın müsebbibi, uykularınızın karabasanı,

yalnızlığınızın edepsiz tanrıları.

Koltuğunuzda sızıp kalmaya başladınız bu yaşta,

koltuğunuz tek kişilik, ayaklarınızın dibinde bir gözü kör kediniz,

elleriniz göğsünüzde birleşivermişler, kafanız yana yatık,

göbeğinizin üzerinde ters döndürülmüş bir kitap; kahkaha benden yana 

kapağında kitabın umarsızca gülüyor size leke leke insanlar,

uykunuz tek kişilik, ayaklarınızın dibinde bir gözü kör kediniz, uykulu

ama uyanık, elleriniz terlemiş, okşamaya kalksanız bir gözü kör kedinizi

kaçacak yanınızdan, biliyorsunuz.

 

 

Sanıyorsunuz,

kahveniz sıcacık fincanınızda,

uyanmaya çalışıyorsunuz hâlâ,

kahveniz su kokuyor, ayılamayacaksınız,

ellerinizin teri kurumuş, yapışyapışsınız,

bir gözü kör kediniz ayaklarınızın dibinden yavaş yavaş uzaklaşıyor,

bir sağa yalpalıyor, bir sola, gülemiyorsunuz, sanki çok yorgunsunuz,

göbeğinizde ters çevirip bıraktığınız kitabınız; çocuğu büyüyüp sütten kesilmesi gerektiğinde,

Annesi bekarken ki gibi saklar memelerini, o zaman çocuğun artık annesi yoktur.

Annesini başka bir şekilde kaybetmeyen çocuğa ne mutlu!  

Okuduğunuz son cümle hatırlatıyor annenizi, ne zaman ve neden kesildiniz sütten bilememenin ve öğrenemeyecek olmanın sıkıntısı, sabahın/gecenin körü, körlüğünde,

görünmeyene, bilinmeyene uzak kalmışlığınız, kahveniz daha da soğuyor, artık görünür de değil bir gözü kör kediniz. Pencere açık kalmış,

sabaha kadar bütün kokusu şehrin evin içine dolmuş,

midenizin bulanması bundan olsa gerek, kusmuğunuz şehir tadında,

ayaklarınızın dibinin kiracısı değişti, bir gözü kör kediniz gören gözlerinizden uzak,

ayaklarınız ekşimiş şehir kokuyor, kalkmak istiyorsunuz, bir an önce ayaklarınızı temizleyip,

temiz adımlar atmak istiyorsunuz, o kadar kolay değil bu maalesef!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sizin de mi hayalleriniz vardı? Siz de mi bir zamanlar sahibi olamayacağınızı düşündüğünüz şeyleri düşlediniz durdunuz,

kim bilir, geceleri yatağınızda yalnız, uykunuzda uykusuz, düşünüzde sisler içinde

dolanıp dururken, hayal ettiniz!

Annenize ve babanıza şaşırdınız ilk, hiç şanslı hissetmediniz kendinizi insan olarak

doğduğunuz için, ne varlığına inandınız tanrıların, ne de evrende hem yalnız hem kalabalık olduğunuza, bilmediğinizi söyleyebiliyor olmanın huzurunu tattınız ilk doğumunuzdan beri, hayallerinizi anlattınız ilkin, yaşadıkça sırlarınızı açık ettiniz tüm dostlarınıza, gizli yaşamadınız, ama yalnız kaldığınıza inandınız her zaman,

neydi ki, şunun şurasında hayatınıza dair bir kesit, bir parça,

kimse bilmeyecekse, kimseye anlatmamanız gerekiyorsa neden yaşıyordunuz,

hayattan korkmadınız,

kalabalığına tıkandığınızı düşündünüz, gırtlağınızda hiç düğümlenmedi kelimeler, gırtlağınızı acıtan, duyulmama korkusuydu, -ki boşuna yaşamıyordunuz bu korkuyu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hâlâ koltuktasınız, ne bekliyorsunuz, bir an önce temizlemeniz gerekmiyor muydu

adımlarınızı?

Yeterince okumuş olmalısınız kucağınızdaki kitabı; yüzeysellik ve gösteriş yapma arzusu nedir? Yüzeysellik, gizleme ile ortaya koyma arasındaki hayati farkın kaldırılmasının sonucudur. Boşluğun tezahürüdür, fakat sadece kapsamın sözkonusu olduğu yerde kazanır, çünkü parlak taklitleriyle insanların başını döndürme üstünlüğü vardır.

Ne saçmalık!

Kalkın artık o koltuktan!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Güne yeni başlayan şarkılar geliyor kulağınıza,

gecenin köründen süzülen çığlıkları bastırmaya çalışıyor,

gücünün yetmeyeceğini bile bile…

Siz ağlamış mıydınız, koltuğunuzda sızmadan hemen önce?

Bir ses duyar gibi mi olmuştunuz?

Ya da bir ses miydi o anda duymak istediğiniz?

Ne kadar çok soruya çoğalıyorsunuz durduğunuz yerde,

oysa cevaplamak için durmuştunuz, cevap ararken sorulara çoğalmak,

bu kadar cevapsız soruya hangi cevap için birikmiştiniz, hatırlıyor musunuz?

Kucağınızdaki kitaba dönmeyin n’olur, orada değil asıl sorunuz, bana inanın.

Hayatın her zaman kendisiyle alay ettireceğini mi sanıyorsun?

Size söylemiştim bakmayın diye, bir soru daha çoğaldınız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Elleriniz ne kadar kaba kalmış,

parmak izleriniz okunaksız, hiçbir suç hanesine işlenmemiş insan denen illetin

kurulu düzeninde, çarkları sıkıştırmayı beceremediniz belki,

belki istemiyordunuz da, fakat

bir parça olmadınız hiç, kurulmadınız, sustunuz belki,

ama vardı sebebiniz,

size söylemiştim bir an önce kalkmalı, önce elinizdeki

kitaptan sonra adımlarınıza birikmiş kentin ekşi kokusundan

kurtulmalısınız –ki yeniden anlayabilesiniz neyin ne kadar parçası olduğunuzu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Evin içinde yeniden yürürken,

 

Hanenizin kalabalığından eksile eksile kaldınız bu aynada bir başınıza,

hatırlıyor musunuz ilk giden kimdi?

Bazen, bazı sorular cevapsız kalmalı değil mi?

Siz son kalansınız bu evde, bunu böyle kabul edeli

o kadar zaman oldu ki, ne bir soru, ne bir cevap,

yalnızlığınızda eksilmek

istemiyorsunuz artık.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aynada suretiniz, kendinize aynada bakmayalı,

suretinizde son hasadınız yansımayalı unutmuştunuz,

kör olmakla, gör olmak arasındaki ayrım sizi hep adım atlatarak

geçirdi eşiklerden, bu yüzden eksildiğiniz çağ sınırında gözleriniz 

hep birikti, hep birikti…

Kitabınız koltuğunuzun altında, buz gibiliğiyle kahve fincanınız bir elinizde,

koridordaki bu ayna sizin için değil, biliyorsunuz,

çıplaklığınızı yeniden keşfetmenin vakti mi?

giyinmeseniz de olur gerçi ama bu kadarı bir anda fazla gelecek

bu eve.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mahrem odalar, kat kat, akrabalarınıza ait olanlar, büyük babanız ve büyük anneniz,

anneniz ve babanız, mahrem gecelerin iniltilerini duymamak için belki, belki çıplaklığın

seyrinde geciken ölümünüz

hayır

uyumamalısınız, bu günlük/gecelik yeter bu kadar uyku.

Uyanmak için kalktınız koltuğunuzdan hatırlamıyor musunuz?

Uyumamak için sıcak, uyanmak için soğumuştu kahveniz

karnınızdaki sıcaklık, kitabınızdan taşan sorular,

evin içindeki kömür kokusu,

ayaklarınızda ekşimiş şehir birikintisi,

burnunuzda hâlâ o keskin koku, damağınızdaki kekremsi tat,

beyninizde kelimeler, anılar, korkular, bütün vücudunuzu kemiren

emirler, yapmak zorunda olduklarınız,

susun, ya da, susmayın, siz bilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sahibini arıyorken ses, sizin kulaklarınız

Neden bu kadar sağır,

Duymuyor musunuz? Evinizin duvarlarından yansıyor bütün geçmişiniz,

Susmayı seçmeyebilirsiniz belki fakat, duymanız gerekenlerden kaçmamalısınız,

Bunun anlamını size kimse anlatamaz, kelimelerle oynayan bir insanım ben

Yalnız, sizin duyduklarınızı duymam mümkün değil maalesef,

Fakat kelimelerde gizlenecekse eğer sırrınız, izin verin,

Taşıyabildiğim kadar taşıyabileyim emanetinizi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sandınız beni; kelimelerin içindeki harfler kadar

Yalnızken işe yaramayan, bütüne varmak için onsuz olmayan

İşaret gibiydim,

Yüzünüzde eksik bırakılan bütün tepkilerin sorumlusu kıldınız beni daha çocuk yaşımda,

Eliniz kalkmadı belki, suretimde iz bırakacak kadar,

Ama taşıdım hep sırtımda, son olmanın kederini, bunu bana bir lütuf saydınız

İçimde hep biriken ama kaynağını bilmediğim korkuların,

Odalarda duvarlara çarpıp durmasının çıkardığı seslere karşı hep küçük saydınız beni

Karşısında duramadım eskimişliğinizin,

Karşımda duramayacak kadar kalabalıktınız siz, ben en sonuncuydum çünkü,

En sonda durmalı, sizin izinizde üşümeliydim, en son ben üşümeliydim,

Bir rüzgarın bile en kirli, en kalabalık haliydi benim yanaklarımı sıyıracak olan.

Kendi kendime öğrenemeyeceğimi düşündüm uzunca bir zaman,

Kendi kendimde hep küçücüktüm, dünya o kadar büyüktü ki

Ben önce size sonra tanrıya inanmıştım, tanrıya inanmayı unuttum artık,

Ama sizi sevmeye alışmıştım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ayaklarıma kaynar sularla haritalar çizmiştim bir sabah,

Kömür sobasının önünde duran çaydanlığa nasılda bilmeden girmişti

Tanrıya en çok inanan ayağım, üzerinde belirdiğinde yanık izlerinden o belirsiz harita

Yolcu olmam gerektiğini anlayamamıştım, çok güzel tedavi edildim,

O yaşta siliniverdi haritalarım ayaklarımdan, bir daha asla o yolu bulamayacağım korkusuydu uzunca bir zaman  bir başıma uyumama engel olan, ya yolda tek, ya yanınızda kalabalık kalmalıydım,

Kaldım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Büyümeye başladığımı sandığımda büyülenmiştim, bir gurbetçi kızın mahalle arasına sıkışan aşkıyla kavruldum bir zaman, coğrafya derslerinden nefret etmemin sebebiydi o kız, gitmek korkusuydu beni o yaşta atlaslardan nefret ettiren.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kapılara parmaklarım sıkışıp kalıyordu, koptuydu bile o minicik parmağım bir keresinde,

Onu da dikiverdiler doktorlar yerine, yaşım küçücüktü, kaynadı parmağımın ucu vücuduma,

Ruhum dilim dilimdi oysa, bir türlü kalabalıklaşamıyordum kendi içimde size karşı, oysa parça parça olabilirdim o zaman, şimdiki yaşımda ağır gelmem kendime bu yüzdendir,

Biliniz istedim, anlamadınız bile.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bazan kelimelerden düş kurdunuz kendinize,

Çatısında gecenin tanrıları, uzak zamanların, hatırlanamayanların

ağırlığı, diri diri gömülmüş ruhunuz bedeninizde, kendinize

kendinizi kabul ettiremediğiniz uykular/uykusuzluklar,

farkında olunamamış/olunamayan/olunamayacak olan kendiliğiniz,

sizi herkes tanır, bilir, sever/nefret eder ama hepsinden öte de sizin yaptıklarınızın

yaşadıklarınızın nedenini sizden başka herkesin biliyor olmasıdır. Asıl mesele

bu değildir aslında ama böyledir, değil mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Birdenbire bir kararın sorumluluğu, herkes sizden mi beklemişti?

Durup dururken kimse sizi üzmez değil mi? Sizi üzmelerinin bir nedeni mutlaka vardır,

Siz sanarsınız kendi tarafınızda, onlar bilir, sizinki de ne ki!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kimse hatırlamaz aslında nerede başladığını, siz sanarsınız ama,

Bilememenin verdiği hazla anlatmak istersiniz insanlara, dinlemiyorlar diye kızmanın

Alemi yok, bilmediğinizi dinlemelerini istemenin nasıl bir açıklaması olabilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Akşam karanlığı bastırırken, 

 

Yatağınızda uyumayalı o kadar zaman oldu ki aslında,

özlememeyi öğrendiniz uykuyu, sadece

ihtiyacınız olduğu zamanlarda değerlendiriyorsunuz, o da nerede olursa,

farketmiyor,

kimi zaman koltuğunuz, tek kişilik, iki kişilik, üç kişilik,

hepsinde kendi uykularınıza yatıyor kendi gecelerinize uyanıyorsunuz,

gecelerin ve gündüzlerin uykunuzda kurulan çatısı, asla aile kuramayacak

kadar inanılmaz rüyalarla donatılmış olmanız, sizi o çatının altında

bir kurban gibi kurtarılmaz kılıyor aslında, uyandığınızda hatırlamıyor olmanız

sizi bugün ayakta tutan tek şey belki de, bu gerçekliğin içine taşınamayacak kadar

inanılmaz düşleriniz, uykusunda kör kalanın

gerçeği görebilmesiyle ilgilidir biraz da tek kişilik uykular.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kar yağmaya başlardı kimi geceler, bembeyaz, apak gece,

Karanlıktı haneniz, oysa kar yağmasını beklerdiniz,

Uyumak için, gece ve lamba, ve renkti sizi kendinize taşıyan,

Karanlık evinizin gece karanlığında hep renk yağsın isterdiniz,

ay tanrısı, kar tanrısı, rüya tanrısı, bilgi dağarcığınızda var olduğunu

bildiğiniz ama adını hatırlayamadığınız ya da var olup olmadığını

(yaratılıp yaratılmadığını, düşünülüp düşünülmediğini) bilmediğiniz

ses ve biçimle ve güç ve varlıkla hizmetkârı olabileceğiniz

gölgelerin, olmadığını gecede, belki de sırf bu yüzden korktuğunuzu ve

belki de sırf bu yüzden gecenin karanlığını bozacak arayışlarınızı düşündünüz,

masanız çok kalabalık Sayın Bay/an, düşleriniz çok çıplak, mahrem, sırlı

tüllerle örtülü hikâyeleriniz aslında oysa, nasıl olur da beklersiniz

tülden duvarların ardında bir ölüyü bulmasını insanların.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ışıkları yakıyorsunuz birer birer,

ellerinizin titrediğini fark etmeniz durdurmuyor sizi, gecenin

yavaş yavaş gelmesinin korkusu mu ellerinizi titreten

yoksa, boşu boşunalıktan mı yoruldunuz,

kimse görmeyecek nasılsa aydınlığınızı,

kimse bilmiyor karanlığınızı,

kimse sizden beklemiyor, kimse sizi beklemiyor,

gidecek bir yeriniz yok, kalacak yere ait olmamanız fark etmiyor,

zaman sizin ellerinizde değil, onu siz yarattınız ve ışık koydunuz içinde bir yere

işte sırf bu yüzden okurken bile kokuyor kelimeleriniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uykunuzun en güzel yerine birikirken sesiniz,

Duyulması zor kelimeleri besliyorsunuz aslında uykunuzun köründe,

Kalkmak gerekir bazen, hem uykudan, hem karanlığından hikâyenizin,

Bir sese ihtiyacınız vardır, duymanız gerekir, bir sıcaklık, bir gerçeklik,

Gerçeğin sıcak olmayacağını bile bile, akşamın karanlığı çöker sisinize,

Görmek zordur bir zaman sonra, göstermek zor,

Durup durup, bakmak gerekir, oysa kördür gece ve düş uykuda birikir sadece,

Biliyor olmanın yalnızlığında, bilmek biraz da gebe bırakır sizi sese,

Oysa sadece ölüme doğuyorsunuzdur bir hikâyede

ve kelimeler, işte ordadır, biriktirmişsinizdir,

Ses olsun istemişsinizdir siz, oysa katildir biraz da tek kişilik hikâyelerde…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Diri diri yakılıyor hikayeniz,

Bir kitapta kelime, bir zamanda yalnızlık,

Varoluşunuzun yönünde kayıp bir ses,

Gittikçe uzaklaşıyor,

Gittikçe uzaklaşıyorsunuz,

Korku kısır bir gecede yakalıyor sizi,

Kimin yanındasınız, oysa değil yanınızda, yakınınızda kimse,

Bir isim, bir nefes,

Masanızın kalabalığından bekliyorsunuz sizi kurtaracak şeyi,

Bembeyaz bir kağıdın insanı bu kadar çoğaltabileceğini

İlk o zaman fark ettiniz,

İlk kelimeniz, kimbilir kimin eline kayboldu, sadece zamanını

biliyorsunuz ilk kaybedişinizin,

belki, bulur musunuz bir zaman?

Sonra,

hep sayfalara eksilip, sayfalarda biriktiniz,

insanlara anlatamıyor olmanın çaresini,

insanlara okutmak olduğunu düşündünüz bir zaman,

-ki bilseydiniz insanları, tanıyor olsaydınız gerçekte,

buna inanmazdınız,

sonra bir gün okudunuz,

“sisin çaresiyse daha koyu bir sis,

çık, kal, bindiğin o sim bulutta,

yüksel ve koyul yola önce, gel

ve yağ sonra: durula, arındır,

yeniden doğur”

anladınız, değişmesi gerekiyordu

ve değişiminizi engelleyemezdiniz değişmenin içinde.

Devamını aradınız gecenin, denizin, yolun, bitebileceğini

Düşündüğünüzde gecenin, denizin ve yolun, ve bittiğinde

İnsanın neden uyuması gerektiğini anladınız

Ve neden uyuyamadığınızı

ve neden uykusuzluğun bir büyük farklılık olduğunu

ve uyku gözünüzde bu yüzden kör, bu yüzden kulağınızda sağır

bu yüzden kokusuz bu yüzden teninizde bu kadar hissiz

diliniz bu yüzden pas tadında…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sigaraya övgü,

 

duman birikir mi?

Taşar mı?

Dudaklarınız; kuru, tek kişilik,

Elleriniz; tir tir titriyor, kaba,

Gözleriniz; yaşlı, ıslak, (ve kör biraz da)

Ayaklarınız; ellerinizin izinde, yolsuz, yolculu,

Saçınız; kirli, ıslak ve dağınık, tek kişilik uykudan artan yatak gibi, uykusuz,

Sakalınız; var olan da mor, yok olan da izsiz,

Diliniz; sessiz ve sisli, yolcuya korkak (konuşmamanın, konuşamıyor olmanın nedensizliği)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Duman birikir!

Taşar!

Kendi sisinde hikayesinin, bilinmezdir varlığı,

Tükeniş denir eksilişine,

Taştığı yerde yatağından uzaktır,

Aksa, yolunu bulsa, dumandır sadece,

Sesi içinde taşır, göremeyen duysun diyedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Soğuktur ve sıcaktır,

Acısı kendi tadının avcısıdır,

Kibirlidir, ateşin varlığını taşır, ucunda,

Yanında, yöresinde, aslında dilde birikir,

Yükü, ölümün işaretidir, sebepsiz değildir bir teki bile.

 

 

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yanını yakınını yalnız bırakmaz,

Bir duman içinde, biriktirir,

Sisin içine eksilir,

Taşır

Taşınır

Yan yanaysanız, bilmeseniz bile yeter

“hissi kalbel vuku”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

eşikleri yaşamaya başladı hayatınız,

duru durup, çoğalıyor,

durup dururken eksiliyorsunuz,

dilinizde eksik bırakılmış bir tat,

dokunsanız /dilinizle

elleriniz kıskanacak, biliyorsunuz…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yaşınız geldi eşiğe,

bir adım öncesinde yalnızdınız,

kimsenin anlamamasını, sigaraya tutkunuzu

ve yalnızlığı kabulünüzü

bir adım sonrasına iki kişilik taştınız,

sihir gibiydi, şapkada biriktiniz,

kelinizin gün be gün artması bundan,

dişlerinizin sarılığı, dilinizin tatsızlığından geliyor,

biliyorsunuz ve bu yüzden bu kadar yorgun

bu yüzden bu kadar korkak,

bu yüzden bu kadar cahil ve açsınız…

susun şimdi ve yazın; geceden ve gündüzden,

sudan ve topraktan, taştan ve ateşten, demirden ve çelikten,

kelimeden ve cisimden, kitaplardan ve müziklerden,

kadından ve erkekten, aileden ve aşklarınızdan,

dostlarınızdan ve ölülerinizden,

odalardan, hollerden, merdivenlerden,

yollardan ve denizlerden,

okyanusta birikecek teninizden, damlalardan,

güneşten ve aydan

afyondan ve esrardan,

sırlarla örülü kapılardan,

çıkın, çıkın!

Daha da dışarı çıkmanız lazım,

Tanrıdan ve dinden,

Mabed’ten ve ülkeden,

Dünyadan ve ışıktan,

Çıkın, çıkın! Daha çıkın!

Kendinizden, sesinizden, kokunuzdan,

Ellerinizin hükmünden, ayaklarınızın izinden,

Görünenden ve duyulandan, sıyrılın,

Sıyrılın, çıkın ve şimdi, bir de buradan bakın…

 

Ne kadar zor değil mi?

sorulan ilk sorunun cevabını bulmak,

sanıyorsunuz!

Sanmayın.

Bildiğinizi biliyorsunuz!

Bilmediğinizi söylemeyin,

Ama konuşmayın,

Kanarsa, bırakın

Yara kanasın…

dilde birikene inanmayın…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Geceleyin de çıkılır sokağa; korkmayın,

 

Uykuyu bölmek sizin marifetiniz,

Geceye biraz da bu yüzden borçlusunuz,

Çünkü öğretti size bütün ömrünüz boyunca,

Uykunun bölünebileceğini,

bölünen uykularda yarım kalan düşlerin/kabusların

devamının olmadığını.

Bölünen uykunun parçası olmak demek,

Gecenin sihrini ellerinizle değil belki ama

Ayaklarınızla yaşayabilmek demek,

İşte tam da bu yüzden, durmayın,

Geceleyin de çıkılır sokağa, korkmayın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sisli gece,

Değil mi ne kadar da güzel!

Ses yok, ışık yok,

Koku yok, ve dokunamıyorsunuz hiçbir şeye,

Bir tek ayaklarınız, yürüyor kendi bildiği şekilde.

Bende yürümüştüm bir zamanlar,

Adım adım çoğalmıştım şehre,

sokaklara ve sokak lambalarına,

gecede bir başına kalmış insanların,

beni yalnız bırakışlarına şaşırmıştım ilk,

istediğim buydu sokağa çıkarken, yalnız kalmak,

fakat sokakta yalnız olmanın ötesine geçip

yalnız bırakıldığımı hissettiğim o ilk an,

o anı hiç unutamıyorum, sizin için üzgünüm sevgili ayaklarım

sizi bu çağında varlığınızın, yolsuz bırakan benim yarım düşlerim,

onların uykusuz korkulukları değil, değil kesinlikle.

Ola ki bir zaman olur ve uzar geceye gün,

İşte o günün gecesinde, eksik bırakmayın adımlarınızı yoldan,

Gölgenizin sessiz izinde yürüyün bir kerecik olsun,

Bir kerecik olsun, bırakın ve onların sınırına götürün kendinizi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uzak yola gece yolcusu olmayı düşledim, uyandım.

Uzak yola gündüz yolcusu olmayı düşledim, uyandım.

Uyandırıldım çok erkendi yaşım,

Çiğ damladıydı ellerime,

Ayaklarım üşüdüydü,

Karnım aç, gözüm toktu,

Ayaklarımda yaralar, ellerimde izler,

Nereye gidersem gideyim bulunuyordum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaçak yolcu olamayacak kadar iki kişiliktim,

Kalakalmıştım kömürün kara karanlığında,

Sessiz üşüdüğüm bir yoldu, çığlık çığlığa uykudaydım,

Sokakları aşamıyordum,

Çok derindi evlerin arası,

Temelden başlayan bir büyüydü belleğimi ikiye bölen,

Biri olmadan yolda eksik, yan yanayken kalabalıktım,

Kaçsam, kaybolurum,

Sussam duyulur,

Sicim sicim yağmur vardı yolumun üzerinde,

Islanmak; sihriydi yalnız yolcunun, bataklıkta

Ömür biriktiren, çürüyen adımlardı gölgede kalan

Ve ben, biliyordum aslında,

Geceleyin de çıkılırdı sokağa, korkmamalıydım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kör gözümde,

 

Siyah birikir,

Taşar, damarlarınızdan,

Korkularınızda birikirse hece

Söz belki de söylenmemelidir gecede.

Bir isim,

Şarkı dinledi sonra, sesi kulaklarınızda sis tadında,

Kutu gibi evinizden, ilk çıkıştı gerçek anlamda,

Yoldunuz, yolcuydu zaman hanenizde,

Kim kimi taşıyordu, bilmiyordunuz,

 

Hiçbir sınıfın isim defterine sığamıyordu kimliğim,

Elimde silah olmadı hiç, kafama dayanırken namlu soğukluğu

Korktum belki de, devletten çok insandan korkmam gerektiğini

İlk o zaman öğrendim, insandan korkarak ona güvenmem gerektiğini

Öğrendim, anlatamadım…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Anlatacağım;

Kadınların hanesine biriktim ilkin, yada biriktirildim

Biriktiğim yerleri bilmiyorum, biriktirdiklerim taşırdı beni,

Kelime olmaya kalktım ilkin, sonra ses,

Ne okunabildi yazım, ne duyulabildi sesim,

Sanılmakla yetinildim,

Duramadım, gittim,

Gittiğim yere mi gelmiştim, geldiğim yere mi gitmiştim bilemedim,

Hiç durmadım, duramadım, dursam düşecektim, biliyordum,

Sanıldım, bir kere daha söylemem gerek, anlatamadım,

Bilinemedim, yada bilinmek istenmedim, sanılmakla yetinildim,

Ya da sanılmakla yetinildiğimi sandım, sandığım yerde mi kuruyorum hala…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bebekler hep biribirine benzer, o zaman umursamadım

Benziyor olmayı, çocuklar aynı oyunları oynar, umursamadım

Aynı oyunları oynamayı, onlar gibi ıslattım altımı, onlar gibi koştum peşinden

Oyuncaklarımın, taştan kaleler kurdum, kumdan kaleler kuramayacak kadar uzaktım denize,

Denizin yanında denize bu kadar uzak oluşumu ilk kendisinden duydum,

İnanmadım,

denizden uzaklaşıp, karada aradım suyu,

Doyamadım, duyamadım,

Ne dalgada taşındım, ne suda bilindim,

İlk adımımda öldüm, bir daha ne zaman doğacağımı bilemedim,

Bir zaman sonra sanılmayı umursamadım,

Biliyordum, büyümüştüm, yada sanılmıştım,

-ki bu son sanılmam sanmıştım, buradan sonra sanı olmayı

kabullenmiştim,

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(bugün bir inci tanesinin karşısında yeniden korkuyorum sanılmaktan,

araya zamansız giren cümleler,

arada aklımdan bir türlü çıkmayan uzaklıklar,

uzaktan ses, uzaktan varlık,

uzaktan yakın, sıcacık…)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

tek; parça…

kimliksizim, geçmiş zamandan kalmış,

bugüne taşınmışım,

bugün biriktiğim hanelere bakıyorum,

durduğum yerden, yaşadığım hanelere,

bir ses olsun isterdim, sığınağım,

oysa ne zavallıydım,

çıplak pencerelerden korkan ben,

kırık kalemime tükürüyorum durduğum yerde.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kördü zaman,

Pencerelerde biriken buğudan taştınız,

Taştınız ve taşındınız, göçebe ruhunuzu

Dışarıda biriken soğuktan korudu kelimeleriniz,

Gündüzleri görünmeyen pencere arkalarını

Geceleri perdelerle korudunuz,

Perdelerle korudunuz oyuncuları seyircilerden,

Sahnede, ölü vardı, göremediniz, perdeleri çoktan çekmiştiniz,

Kelimelerde kan vardı, göremediniz, kapatmıştınız kitaplarınızın kapaklarını,

Seste çığlık vardı, duyamadınız, çoktan boğmuştunuz onu siz

Kokuyordu sokaklar, duyamadınız, çıkmıyordunuz artık sokağa, kapatmıştınız

                                               Kapınızı, pencerelerinizi,

Çekmiştiniz perdelerinizi, korunaklı yuvalarınızda, besliyordunuz bebeklerinizi

Bez bebek, çalıyordu kapınız, birikiyordu önünde sokak durmadan,

Kör gözünüzde, kirpikleriniz sırılsıklam, korkuyordunuz ve

Haklıydınız korkmakta,

Durup dururken ölünmezdi ki,

Şiirlerde ve filmlerde cesurdu kahramanlar,

İyilerin kazandığı bir hayata inandınız ve fakat tanımadınız ki hiç iyileri ve

Ne yazık, kamera arkalarında ne çok hayat taşıyor/taşınıyordu,

Perdesiz, kapısız, kilitsiz, her şeyin görüldüğü, her şeyin duyulduğu bir hayata.

Kuş yuvaları güvenlidir, kalın orda. Nasıl olsa birileri verir su ve ekmek.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kapkara gece,

 

Elinizde geçmiş zamanlardan kalmış bir fal,

Birikintisi kahve tadında bir ses,

Dilim dilim kelimelerle süslü şiirler,

Katilin bulunamayacağı filmlerin kahramanı olabilecek misiniz?

Boşa söylenmiş replikler, kimsenin dinlemediği, sadece seyrettiği bir film,

Kimsenin duymadığı, duyup önemsemediği, kimsenin bilmediği, bilmek

istemeyeceği şeyler üzerine bir film, ölüsü de kahraman olan bir filmde,

Katilden kaçamayacak bir ölü kahramana sahip bu filmde, rol almak isteyecek misiniz?

Koltukta oturmuş, kendi kendine düşünürken, ayaklarının dibinde şiirden korkan bir kedi

Varken, elinde bir fincan kahve, kitabını ters çevirmiş karnının üzerine koymuş,

Kahvesi soğumakta ve bir süre sonra katil tarafından öldürülecek bir kahraman,

Siz, kahraman olmak ister miydiniz o filmde? Kurtarılabilir bir kahramanı olmayan,

Sonu şimdiden belli, ne olacağını belirleyemeyeceğiniz bir filmin kahramanı,

Kameranın bir olmadığı film, kameramanın olmadığı, ışık olmayan bir filmde, kahraman olabilir misiniz?

Sadece senaryosu ve yönetmeni olan bir film, ama ne senaryoyu görmüş olacaksınız,

Ne de rolünüze hazırlanmak için vaktiniz olacak;

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir gece, kapkara bir gecede, film olduğunu bile bilmeden,

Evinizde, koltuğunuzda, sıcacık koltuğunuzda,

Elinizde bir fincan kahve, ayaklarınızın dibinde şiirden korkan bir kedi,

Karnınızda ters çevrilmiş bir kitap, hadi kitabın yazarı belli olsun; Soren Kierkegaard

Ölmeniz/öldürülmeniz/öldürmeniz için bir nedene ihtiyacınız olmalı,

Senaryo gerçekliği biriktirmiş olmalı sizin için.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kalkacaksınız koltuğunuzdan, aslında kimse kalkmanızı istememiş olacak,

Kendi kararınızla, hiç bilmediğiniz bir filmin kahramanı olacaksınız,

Ayaklarınız gitmek istemeyecek belki ama, şehrin kokusu o kadar ağır gelecek ki size,

Pencereyi açık bırakmanızın nedenlerini düşüneceksiniz,

Şehir; size iyi gelmeyecek, kusacaksınız, zaten ne kadar dayanabilirdiniz ki!

Siz bir filmin, zavallı kahramanı mı olacaktınız?

Katil de olabilirsiniz isterseniz, karar sizin,

Ama kapkaraysa gece, katil de, kurban da, yabancıdır aslında kendine,

Kapkara geceler sadece şiirden hoşlanmayan kedilere iyi gelir,

Onlarda dayanamaz zaten kusmuğun kokusuna,

Gitmek için çok fazla sebebe ihtiyaçları yoktur,

Sadece sebep yerine geçebilecek bir olay yeterlidir gitmeleri için,

Ve giderler de, onlar gittikten sonra, ne filmi seyreden, ne filmi yöneten, ne senaryoyu

Yazan

Düşünmez sonrasını, katil kahraman oradadır, katil kurban da, başka kimse kalmadıysa

Orada,

Ölüm kapkara geceye yakışacaktır.

 

 

 

]]>
http://www.cemnalbant.com/?feed=rss2&p=3 1